COVID-19 ve Küresel Tarım-Gıda Sistemi: Eğilimler, Sorunlar, Olanaklar

Atakan Büke

- Yerküre'nin Sesi ,

COVID-19 hastalığına neden olan yeni tip koronavirüsün (SARS-CoV-2) ve genel olarak salgın hastalıkların ortaya çıkmasında ve yayılmasında mevcut tarım-gıda sisteminin rolü var mı?

Salgın koşullarında tarım-gıda alanında üretim, dolaşım, tüketim ve emek ilişkileri nasıl etkileniyor? Salgına bağlı olarak kıtlık ve açlık tehditleri ile mi karşı karşıyayız?

Küresel ölçekte ve Türkiye’de gıda ve tarım özelinde ve bunlarla ilişkili alanlarda alınan tedbirler neler, bunlar yeterli mi?

Salgınla mücadelenin yanı sıra bu tip hastalıkların etkilerinin azaltılması ve önlenmesi bakımından tarım-gıda alanında kısa, orta ve uzun vadede neler yapılabilir, ne gibi olanaklarımız var?

Ortaklarımızdan Atakan Büke’nin kaleme aldığı, COVID-19 pandemisi ile tarım-gıda sistemi arasındaki bağlantılara ve ilişkilere odaklanan bu yazı, burada sıralanan sorulara yanıt arayışımızda bizlere yardımcı olabilecek genel bir ön değerlendirme sunuyor ve bir çerçeve oluşturmaya çalışıyor.

COVID-19 ve Küresel Tarım-Gıda Sistemi: Eğilimler, Sorunlar, Olanaklar[1]

(Atakan Büke – Yerküre Kooperatifi, 24 Nisan 2020)

Giriş

Biyoloji ve kimya laboratuvarlarından tarlalara ve fabrikalara, nakliye kamyonlarından semt pazarlarına ve süpermarketlere, yemek sektörü endüstrisi ve gıda kültüründen atık yönetimine kadar uzanan tarım gıda sistemi, COVID-19 öncesinde de önemli bir tartışma konusu olarak gündemimizdeydi. Açlık ve beslenmeye bağlı sağlık sorunları; besleyici, çeşitli ve yeterli gıdaya erişim; iklim krizi başta olmak üzere ekosistemde yaratılan tahribat gibi konular da bu tartışmaların merkezinde yer alıyordu. İçinde bulunduğumuz pandemi koşulları ise tarım ve gıda alanını ayrı bir tartışma ve kaygı odağı olarak bir kez daha karşımıza çıkardı. Giderek artan kaygıların boyutunu yansıtması bakımından, ilgili uluslararası ve ulusal aktörlerin, politika yapıcılarının, taban örgütlerinin ve sosyal hareketlerin yanı sıra hemen herkesin sormakta olduğu kimi soruları şu şekilde sıralayabiliriz:

COVID-19 hastalığına neden olan yeni tip koronavirüsün (SARS-CoV-2) ve genel olarak salgın hastalıkların ortaya çıkmasında ve yayılmasında mevcut tarım-gıda sisteminin rolü var mı?

Salgın koşullarında tarım-gıda alanında üretim, dolaşım, tüketim ve emek ilişkileri nasıl etkileniyor? Salgına bağlı olarak kıtlık ve açlık tehditleri ile mi karşı karşıyayız?

Küresel ölçekte ve Türkiye’de gıda ve tarım özelinde ve bunlarla ilişkili alanlarda alınan tedbirler neler, bunlar yeterli mi?

Salgınla mücadelenin yanı sıra bu tip hastalıkların etkilerinin azaltılması ve önlenmesi bakımından tarım-gıda alanında kısa, orta ve uzun vadede neler yapılabilir, ne gibi olanaklarımız var?

COVID-19 pandemisi ile tarım-gıda sistemi arasındaki bağlantılara ve ilişkilere odaklanan bu yazının amacı yukarıda sıralanan sorulara detaylı yanıtlar vermek değil; daha ziyade yanıt arayışımızda bizlere yardımcı olabilecek genel bir ön değerlendirme sunmak ve bir çerçeve oluşturmaktır.[2] Takip eden kısımlarda, küresel ölçekte ve Türkiye bağlamında öne çıkan eğilimler, sorunlar ve olanaklara yönelik ana hatlarıyla birtakım değerlendirmelere ve görüşlere yer verilmektedir. Yazı boyunca pandemi koşullarına ilişkin olarak ele alınan kimi eğilimlerin, sorunların ve olguların gerek küresel bağlamda, gerekse Türkiye ölçeğinde sürekli olarak değişmekte ve güncellenmekte olduğu; bunlara yönelik burada sunulan değerlendirmelerin de detaylandırılarak ve güncellenerek yeniden ele alınması gerekeceği akılda tutulmalıdır.

Pandemi Koşullarında Öne Çıkan Sorunlar ve Eğilimler

Hemen belirtmek gerekir ki yeni tip koronavirüs ile tarım-gıda sistemi arasında çift yönlü bir ilişki söz konusu. Bir yandan, monokültür temelinde endüstriyel üretime, yoğun enerji ve kimyasal kullanımına, çok-uluslu tarım-gıda şirketlerinin kontrolündeki uzun ve uzak mesafeli tedarik zincirlerine dayanan mevcut gıda rejimi, salgın hastalıkların ortaya çıkmasında, yayılmasında ve çok daha ağır sonuçlar doğurmasında belirleyici rol oynayan faktörler arasında yer alıyor. Öte yandan, tarım ve gıda alanının, üretim, dolaşım ve tüketim örüntüleri bakımından salgından olumsuz anlamda en çok etkilenen alanların başında gelmesi söz konusu. Bu iki noktayı birlikte düşünecek olursak, tarım-gıda sisteminin pandeminin seyrini şekillendirirken pandemi tarafından da yeniden şekillendirildiğini söylemek mümkün. COVID-19 salgını süresince ortaya çıkan ve şayet zamanlı ve doğru hedefe yönelik gerekli müdahalelerde bulunulmazsa bir gıda krizine dönüşme potansiyeli taşıyan sorunların yönetimi, etkilerinin azaltılması ve uzun vadede ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere yönelik tartışmalar bakımından da bu çift yönlü ilişkinin üzerinde durulması gerekiyor.

Salgın hastalıkların kaynağı olarak tarım-gıda sistemi

Salgın hastalıkların kaynağı olarak tarım-gıda sistemi işaret edildiğinde, konunun bir boyutunu endüstriyel hayvancılık başta olmak üzere “doğrudan doğruya üretim merkezlerinden” çıkan patojenler oluşturuyor (Wallace vd. 2020). Bunların sayısı ve etkileri hiç de küçümsenmemeli; örneğin, evrimsel epidemiyolog Rob Wallace ve arkadaşlarının (Wallace vd. 2020) “insan kökenli (antropojenik) alandan yakın zamanlarda çıkan ya da yeniden görünen çiftlik ve gıda kaynaklı patojenler” için verdikleri liste oldukça çarpıcı: “Afrika domuz ateşi, Kampilobakter, Kriptosporidyum, Siklospora, Reston Ebola Virüsü, E. coli O157: H7 (Bir çeşit koli basili), El ayak ağız hastalığı, hepatit E, Listeriya, Nipah virüsü, Q Ateşi, Salmonella, Vibriyon, Yersinia ve çeşitli grip varyantları (H1N1 (2009), H1N2v, H3N2v, H5N1, H5N2, H5Nx, H6N1, H7N1, H7N3, H7N7, H7N9 ve H9N2)”.

Bir diğer önemli boyut ise madencilik, enerji yatırımları, kentlerin yayılması, endüstriyel tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin artışı gibi birçok sebeple oluşan ekosistem tahribatı ile birlikte yürüyen yaban hayatın sınırlarının ve doğadaki çeşitliliğin daraltılması. Yapılan çalışmalar, “yeni çıkan insan patojenlerinin” temel kaynaklarından biri olarak vahşi hayvanları işaret ediyor; öyle ki bu patojenlerin “en az yüzde 60’ı vahşi hayvanlardan yerel insan topluluklarına geçerek” ortaya çıkıyor (Molyneux, 2011; aktaran Wallace vd., 2020). Yeni tip korona virüsünün kaynağı üzerine tartışmalar sürmekle birlikte, esas olarak yaban hayatın ve vahşi hayvanların öne çıkarıldığını da biliyoruz. Bu noktada bütün suçu birtakım ‘lüks’, ‘marjinal’, ‘burjuva’ yaban hayat zevklerine ya da birtakım ‘yerel’, ‘kültürel’ pratiklere yıkmak, bu patojenleri ortaya çıkaran karmaşık toplumsal süreçleri de gizemlileştirmek, görünmez kılmak anlamına geliyor. Zira toprak ve genel olarak doğayla kurduğu ilişki ile neredeyse madenciliğin bir koluna dönüşmüş durumda olan endüstriyel tarımın; ormansızlaştırma, metalaştırma, finansallaşma ve toprak gaspı gibi araçlarla doğanın sınırlarını daraltması, yaban hayattaki biyoçeşitliliği yok ediyor ve bu patojenlerin hızla hayvan ve insan topluluklarına yayılmasının da önünü açıyor (FIAN, 2020; Wallace vd. 2020).

Bu sürecin yine kapitalist tarım-gıda sisteminin birincil derecede sorumluları arasında yer aldığı iklim krizi ile birlikte derinleştiği ve ivmelendiği de ayrıca not edilmeli (FAO, 2017; FIAN, 2020). Dahası, endüstrileşmiş tarım-gıda sistemi, çeşitlilik barındırmak yerine, standartlaşma ve öngörülebilirlik doğrultusunda tek tip bir üretim sistemini desteklemekte; bu da patojenlerin öldürücülüğünün ve bulaşıcılığının artmasına sebep olmakta. Örneğin, endüstriyel hayvancılık ve tarım pratiklerinin yarattığı “genetik monokültürler”, popülasyon içinde hastalığın bulaşmasını yavaşlatan çeşitliliğin de ortadan kalkması anlamına geliyor (Wallace vd. 2020). Tek tipleştirilmiş kalabalık popülasyonlar bir yandan bağışıklık kazanma olasılığını azaltırken, diğer yandan patojenlerin öldürücülüğünü artıracak şekilde evrimleşme ve yayılma hızını da katlıyor (Wallace vd. 2020).

Bu noktada altını ayrıca çizmek gerekir ki, endüstriyel tarımın ve gıda üretiminin yarattığı sorunlar üretimin teknolojik altyapısı ile ilişkili meselelerden ibaret değil. Daha doğrusu, karşı karşıya olduğumuz sorunların toplumsal karakterinden soyutlanarak dar anlamıyla teknik meselelere indirgenmesi kendi başına bir sorun. Burada söz konusu olan esas olarak tarım-gıda ilişkilerinin kamusal fayda ve ekolojik dengelerden ziyade, kâr maksimizasyonunu önceleyen toplumsal, siyasal ve ekolojik örgütlenmesi. Günümüz tarım-gıda sistemi, insanların ve halk sağlığının önüne şirketlerin çıkarlarını koyuyor; yeterli ve sağlıklı gıdaya erişim yerine sermayenin değerlenme süreçlerini ve küresel ticaretin aksamamasını önceliklendiriyor; doğayı farklı canlı varlıkların oluşturduğu bir ekosistem olarak görmek yerine yalnızca kullanılabilir bir kaynak olarak görüyor.

Gıdayı neredeyse bir yan ürün haline getiren bu örgütlenme, bitkilerde ve hayvanlarda olgunlaşma süreçlerini de tarım-gıda alanına yatırılmış sermayenin çevrim hızına indirgemeye çalışıyor. Örneğin daha hızlı kâr elde edebilmek adına, hayvanlarda uygun görülen kesim yaşı çeşitli müdahaleler aracılığıyla her geçen gün daha da kısaltılıyor ve bu durum daha güçlü bağışıklık sistemleri içinde de hayatta kalabilen patojenlerin ortaya çıkmasını da beraberinde getirebiliyor (Wallace vd. 2020). Gıda alanında sermaye birikim süreçlerinin genişlemesine ve derinleşmesine dayanan bu toplumsal örgütlenme, uzun tedarik zincirleri ve küresel ticaret ağları ile patojenleri hızla dünyanın bir ucundan bir diğer ucuna taşıyor. Bu uzun tedarik zincirlerine ise çok-uluslu gıda şirketlerinin kontrolündeki endüstriyel üretim ve tüketim için gerekli standartları önceleyen gıda güvenliği ve gıda standartları anlayışları eşlik ediyor. Diğer bir ifadeyle, halk sağlığını ve ekolojik dengeleri merkeze alan var olan denetim ve kontrol mekanizmaları neoliberal politikalar aracılığıyla ortadan kaldırılırken, bunların geliştirilmesi için mücadele eden toplumsal ve siyasal hareketler de anti-demokratik politikalar aracılığıyla baskı altına alınıyor, etkinlikleri kısıtlanarak, engellenerek bir nevi cezalandırılıyor.

Salgının tarım-gıda alanı üzerindeki etkileri

Salgın hastalıkların ortaya çıkmasında ve yayılmasında rol oynayan tarım-gıda sistemi, aynı zamanda, COVID-19 pandemisinin beraberinde getirdiği sorunların ağır sonuçlar doğurmasına sebep oluyor. Bu doğrultuda, salgın süresince öne çıkan eğilimleri ve sorunları üretim, dolaşım ve tüketim başlıklarında takip etmek mümkün. Bu üç alanda gerek küresel ölçekte gerekse Türkiye bağlamında geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan gelişmeler, aynı zamanda mevcut tarım-gıda sisteminin yapısal problemlerini ve yarattığı toplumsal kırılganlıkları da bir kez daha gözler önüne serdi. Bir başka ifadeyle, karşı karşıya olduğumuz sorunlar, tarım-gıda ilişkilerine ve bu alandaki toplumsal ve siyasal mücadelelere hâlihazırda damgasını vuran fay hatlarında meydana geliyor (Büke, 2019a).

Gıda üretimine bakıldığında, olası riskleri artıran temel faktörlerden birisi, salgının, en azından kuzey yarım kürede, tarımsal üretimin kritik bir döneminde ortaya çıkmış olması. Örneğin, Türkiye’de nisan ve mayıs ayları, çeşitli tahıllar ve baklagillere ek olarak soğan, patates, domates, biber, patlıcan gibi birçok sebze için ekim-dikim-bakım zamanı iken, narenciye ve kiraz gibi meyvelerin ise bazı bölgelerde hasat zamanı. Bu zamana kadar uygulanan tarım ve gıda politikaları ile zaten zor koşullarda tarımsal üretimi sürdüren küçük üreticiler için salgın ekstra sorunlar doğuruyor. Hâlihazırda fiyatların girdilerde yüksek, ürünlerde düşük olmasından yakınan üreticiler, salgına bağlı oluşan kur farklarından, lojistik sorunlardan veya üretim açıklarından dolayı girdi fiyatlarının ayrıca yükselmesi riski ile karşı karşıya. Dahası, ekim, dikim ve bakım işleri için elzem olan maske, eldiven, dezenfektan gibi ürünlerde spekülasyon ve fırsatçılık haberleri de geliyor. Öte yandan, aşağıda ana hatlarıyla yer verilen tüketim ve dolaşım sorunlarıyla birlikte düşünüldüğünde, üretilecek ürünlerin kime, hangi kanallar aracılığıyla, nasıl bir fiyattan satılacağı konusundaki belirsizlikler ve kaygılar da ayrıca katlanmış durumda. Üreticilerin uzun bir süredir ağır kredi borç yükleri altında ezildikleri biliniyor ve bu durum kısa süreli şoklar karşısında bile dayanma ve üretimi sürdürme kapasitesini iyice daraltıyor (Yerküre, 2019). Bu noktada tarımsal üretimden kopan bir üreticinin nadiren üretime tekrar döndüğünü de ayrıca not etmek gerek. Bu durum hızla derinleşebilecek bir üretim krizini önlemek adına kısa vadede alınması gereken tedbirleri ayrıca önemli hale getiriyor.

Üretim alanında hızla gündemin ön sıralarına yerleşen bir diğer konu ise tarım işçilerinin sağlıkları ve çalışma koşulları oldu. Salgın öncesinde de sağlıksız çalışma ve barınma koşullarına mahkûm edilmiş durumda olan mevsimlik işçiler, küresel ölçekte olduğu gibi Türkiye tarımında da sarf edilen emek-gücünün ana kaynağı. Kötü koşullar nedeniyle zaten ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya olan mevsimlik işçilerin salgından nasıl korunacağı ve güvenli bir şekilde çalışmalarının sağlanıp sağlanamayacağı tarımsal üretimin seyrini de doğrudan etkileyecek. Mevsimlik işçilerin tarımsal üretimde oynadığı kilit rolün bir kaynağı da neoliberal tarım-gıda politikalarına bağlı olarak giderek artan kırsal yaş ortalaması. Örneğin, Türkiye kırsalında yaş ortalaması 60’a dayanmış durumda ve gerek bitkisel gerekse hayvansal küçük ölçekli üretim birimlerinde 65 yaş üzeri nüfusun hatırı sayılır bir yeri var. Bu noktada, tarımsal üretim süreçlerinin ve kırsal yaşamın özgünlükleri gözetilmeksizin, kent ve sanayi odaklı alınan tedbirlerin başlı başına bir sorun kaynağı olarak karşımıza çıktığı da ayrıca not edilmeli.

Gıda dolaşımı alanında da salgına bağlı olarak önemli eğilimler ve sorunlar baş göstermiş durumda. Örneğin, kimi ülkeler ulusal korumacı politikalar çerçevesinde belirli ürünlere ihracat kısıtlamaları getiriyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) ve benzer uluslararası kuruluşların da bu süreçte vurguladığı üzere, küresel ticarette gözlenen bu tip kısıtlamalar, gıda güvencesi bakımından ithalata bağımlı kılınmış birçok ülke için can yakıcı bir sorun olarak beliriyor. Bu bağımlılığın zemininde, uzunca bir süredir bu alana yön veren neoliberal ekonomik politikalar ve tarım-gıda siyaseti yer alıyor. Türkiye bağlamında ise özellikle kimi tahıllar, bakliyat, yağlı bitkiler ve yem bitkileri alanında sorunlar yaşanabileceği düşünülüyor (Günaydın, 2020). Dolaşım alanında geçtiğimiz haftalara damgasını vuran bir diğer sorun ise gıdanın nakliyesi oldu. Uluslararası hareketlilik ve ulaşım alanında yürürlüğe konan sınırlamalar ve yasaklar, uçak taşımacılığını durma noktasına getirirken 14 günlük karantina uygulaması ise karayolu taşımacılığını büyük oranda kısıtlamış görünüyor. Bu durum üreticiler bakımından birçok ürünün tarlada kalması anlamına gelirken, tüketiciler bakımından ise gıdaya erişim riskini artırıyor.

Bu noktada, gıdanın dolaşımına ilişkin öne çıkan sorunların, serbest piyasa söylemiyle çok-uluslu tarım-gıda şirketlerinin hegemonyasında şekillenen uluslararası iş bölümünün ve uzun tedarik zincirlerinin kırılganlığını gözler önüne serdiğini söylemek gerek. COVID-19 pandemisi, küçük ölçekli köylü tarımı, kısa tedarik zincirleri, yerel/yöresel gıda sistemleri ve pazarlar pahasına şekillenen mevcut tarım-gıda sisteminin yerkürenin belirli bölgeleri için ekstra kırılganlıklar anlamına geldiğine işaret ediyor.

Salgının etkilerinin en hızlı ortaya çıktığı alanlardan birisinin de gıda ürünlerine yönelik talepteki değişim ve tüketim olduğunu söylemek mümkün. Alınan tedbirler kapsamında restoran, kafe, bar, otel, turizm işletmeleri gibi yemek servisi endüstrisinin temel aktörlerinin faaliyetleri durduruldu veya paket servis hizmeti ile sınırlandı. Toplu yemek yeme yerleri olarak da öne çıkan okullar ve üniversiteler tatil edildi ve/ya çevrimiçi eğitime geçildi. Benzer bir şekilde kimi işyerlerinin çalışmaya ara vermesi, kamu kurumlarının dönüşümlü çalışmaya geçmesi ve toplumsal ve kültürel etkinliklerin iptali gündeme geldi. Bütün bu faktörler, özellikle yaş meyve ve sebze, et ve süt ürünleri ile ‘egzotik’ ürünlere yönelik talepte önemli düşüşleri de beraberinde getirdi. Hane tüketimi alanında ise her ne kadar salgının ilk haftalarında stok yapma eğilimiyle bir artış söz konusu olsa da salgına bağlı giderek artan ekonomik kaygılar ve gıda güvenliğine (food safety) yönelik korkularla birlikte önemli bir daralmadan söz edilebilir. Ev içi tüketimin kendi içindeki dağılımı bakımından da yaş meyve ve sebze, et, balık, süt gibi ürünlerin payı azalırken konserveler ve kuru gıda ürünleri ile besin değeri düşük hazır paketlenmiş gıdaların tüketiminde artış karşımıza çıkıyor. Satış kanallarına baktığımızda ise semt pazarları ve üretici/köylü pazarları yerine süpermarketlerin ve bunlara bağlı dijital alışveriş platformlarının giderek ağırlık kazandığı gözleniyor.

Tüketim alanında ortaya çıkan bu gelişmeleri, var olan beslenme rejiminin barındırdığı eşitsizlikler ve kırılganlıklarla da birlikte düşünmek gerekiyor. Zira küresel beslenme rejimi zaten “yeteri kadar parası, zamanı ve enerjisi olan oldukça az sayıdaki insanın “sağlıklı” (organik, ekolojik, vb.) gıdalarla” beslenmesine olanak tanırken, “dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu yüksek miktarda enerji, yağ, işlenmiş tuz ve şeker içeren hazır gıdalara” mahkûm etmiş durumda (Büke, 2019b: 6). Başka türlü söyleyecek olursak, pandemi ile herkes eşit şartlarda ve benzer mücadele imkânları ile karşılaşmıyor. Küresel ölçekte 820 milyonu aşkın insan salgınla mücadeleye kronik açlık sorunu yaşarken girmek durumunda ve bu sayının pandemi koşullarında katlanarak artması bekleniyor (FAO, 2017; Harvey, 2020). Benzer bir şekilde 2 milyarı aşkın insan ise besin maddesi yetersizlikleri, aşırı kilo ve obezite sorunu ile risk kategorilerinin ön sıralarında yer alıyor (FAO, 2017). Bu rakamlara bir de dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10’unu etkileyen diyabet gibi beslenmeye bağlı kronik sağlık sorunları eklendiğinde tablo iyice ağırlaşıyor (Koç, 2020). Kısacası, dünya nüfusunun önemlice bir kısmı sağlıksız ve eşitsiz beslenme rejimi içinde COVID-19 risk grubunun da başında yer alıyor. Yukarıda yer verilen gıda arzında ve dolaşımında yaşanan sorunlar da dikkate alındığında, yeterli gıdaya erişim konusunda zaten eşitsiz bir konumda olan kır ve kent yoksulları, göçmenler, yaşlılar, kadınlar, ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalanlar gibi toplumun kırılgan kesimlerinin salgından daha ağır etkilendiklerini ise ayrıca not etmek gerek.

Sonuç Yerine: Olanaklar

Buraya kadar vurgulananları toparlayacak olursak COVID-19 pandemisi ve mevcut tarım-gıda sistemi arasında karşı karşıya olduğumuz sorunları derinleştiren çift yönlü bir ilişki söz konusu. Salgının kaynağında yer alan tarım-gıda bağlantılı faktörler ile salgının yayılma hızını artıran ve olası sonuçlarını ağırlaştıran faktörler aynı. Bu çerçevede, pandeminin ortaya çıktığı toplumsal, siyasal ve ekolojik bağlam gözetilmeksizin alınacak kararların, geliştirilecek politikaların ve müdahale araçlarının var olan sorunları ve eşitsizlikleri derinleştireceğini söylemek gerek. Ne yazık ki, bu zamana kadar küresel ölçekte ve Türkiye bağlamında bu doğrultuda atılan adımların yeterli olduğunu söylemek mümkün değil (Doğan, 2020).

Peki, salgına karşı kısa, orta ve uzun vadede verilecek mücadelede ne gibi olanaklarımız var? Bu sorunun cevabını ise uzaklarda aramaya gerek yok. Yukarıda sıralanan sorunların her birine dair yerkürenin kuzeyinden ve güneyinden yükselen güçlü alternatif sesler var. Tabandan gelen bu sesler yeni de değil. Toplumsal ve ekolojik sürdürülebilirlik ve kapitalist tarım-gıda sisteminin reddi doğrultusunda ortaya çıkan hareketler, kavramlar ve talepler salgına karşı verilecek mücadelenin de en temel olanaklarını barındırıyor. Küresel, bölgesel, ulusal ve yerel ölçeklerde mücadele veren bu toplumsal ve siyasal hareketler, gıda toplulukları, ekolojik pazarlar, kent bostanları, kent tarımı, üretici pazarları, üretici ve tüketici kooperatifleri, gıda kolektifleri, alternatif mutfaklar gibi gelişmekte olan birçok pratikle birlikte güçleniyor. Bu pratiklerin gündeme getirdiği ve hayata geçirmek için uğraştığı gıda egemenliği, agroekoloji, gıda hakkı, gıda demokrasisi, gıda adaleti, tarımsal vatandaşlık, adil ticaret, gıda vatandaşlığı, tohum egemenliği, yavaş gıda, yerel gıda sistemleri gibi kavramlar ve talepler ise karşı karşıya olduğumuz sorunlara dair çaresiz olmadığımızı gösteriyor.

Kaynakça

Büke, Atakan (2019a) “21. Yüzyılda Kapitalist Tarım-Gıda Sistemi ve Tarım/Köylü Sorunu Tartışmaları”, Praksis, 50: 123-148.

Büke, Atakan (2019b) “Cumhuriyetin 100. Yılına Doğru Türkiye’nin Tarım-Gıda Politikaları: Sorunlar ve Çıkış Yolları Üzerine”, Mülkiye İktisadi ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (MİSAM) Politika Metinleri Dizisi, Mülkiyeliler Birliği, http://mulkiye.org.tr/wp-content/uploads/2019/12/Misam-Politika-Metinleri-3.pdf (Erişim tarihi: 14.04.2020)

Doğan, Orkun (2020) “Ekonomik İstikrar Kalkanı, tarımsal destekler ve çiftçi borçları”, gazeteduvaR, 03 Nisan,  https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2020/04/03/ekonomik-istikrar-kalkani-tarimsal-destekler-ve-ciftci-borclari/ (Erişim tarihi: 14.04.2020)

FAO (Food and Agriculture Organization of the United Nations) (2017) The Future of Food and Agriculture: Trends and Challenges, Rome: FAO.

FIAN (Food-First Information and Action Network) (2020) Impact of Covid-19 on the HUman Right to Food and Nutrition: Preliminary Monitoring Report, https://www.fian.org/files/files/Preliminary_monitoring_report_-_Impact_of_COVID19_on_the_HRtFN.pdf (Erişim tarihi: 12.04.2020)

Harvey, Fiona (2020) “Coronavirus could double number of people going hungry” Guardian,09Nisan, https://www.theguardian.com/world/2020/apr/09/coronavirus-could-double-number-of-people-going-hungry (Erişim tarihi: 14.04.2020)

Günaydın, Gökhan (2020) “Covid-19 ile görünür olan tarım ve gıda krizi”, BirGün, 12 Nisan, https://www.birgun.net/haber/covid-19-ile-gorunur-olan-tarim-ve-gida-krizi-296068 (Erişim tarihi: 14.04.2020)

Koç, Mustafa (2020) “Sürdürülebilirlik için olanaklar ve açmazlar: Gıda Güvencesi”, Basılmamış tebliğ, Sürdürülebilirlik Konuşmaları 12, Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü, Özyeğin Üniversitesi, 13 Nisan.

Molyneux, David vd. (2011) “Zoonoses and Marginalised Infectious Diseases of Poverty: Where Do We Stand?”, Parasites & Vectors 4(106).

Wallace, Rob vd. (2020) “Covid-19 ve sermayenin çevrimleri”, http://siyasihaber4.org/covid-19-ve-sermayenin-cevrimleri/89297 (Erişim tarihi: 12.04.2020).

Yerküre (Yerküre Yerel Çalışmalar Bilimsel Araştırma ve Geliştirme Kooperatifi) (2019) Türkiye’nin Tarım ve Gıda Sistemi İstanbul’un Gıda Tedarik Zinciri: Eğilimler, Sorunlar ve Alternatifler, Greenpeace Akdeniz için hazırlanmış rapor, https://storage.googleapis.com/planet4-turkey-stateless/2019/11/e641d246-tu%CC%88rkiyenin-g%C4%B1da-ve-tar%C4%B1m-sistemi-rapor.pdf (Erişim tarihi: 14.04.2020).

[1] Bu yazı, Evrensel gazetesinde “Gıda Krizi Riski Büyüdü: Suçlu Virüs mü, Çözüm Nerede?” başlığı ile 20-21 Nisan 2020 tarihlerinde iki bölüm halinde yayınlanmış olan yazının gözden geçirilmiş ve genişletilmiş halidir. Yazı boyunca yer verilen değerlendirmelere yönelik katkıları ve eleştirileri için başta Yerküre Yerel Çalışmalar Kooperatifi ortakları olmak üzere Devrim Burak Yılmaz, Kaan Evren Başaran ve Hacer Selamoğlu Çağlayan’a teşekkür ederim.

 

[2] Türkiye bağlamında gözlenen sorunlara ve bu sorunlar karşısında yapılması gerekenlere yönelik çok daha detaylı bir tartışma için Orkun Doğan’ın TESEV Değerlendirme Notları kapsamında hazırladığı “Türkiye’de Kendine Yeterli ve Krizlere Dayanıklı bir Tarım-Gıda Sistemi için Kovid-19 Pandemisi Çerçevesinde Öneriler” başlıklı yazısına bakılabilir.

0 Comments

Leave a Comment